All Writings
April 13, 2017

Türk-Batı İttifakının Gözüken Sonu

Türkiye ve Batılı müttefikleri arasında, özellikle Obama yönetimi zamanında iyice yükselen tansiyon, bu iki ülke arasındaki iş birliği imkânının gitgide daha da azalmasına neden oluyor ve bu durum her gün biraz daha kötüleye gidiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ABD başkanı Donald Trump’la ilişkileri iki NATO üyesi ülkenin başkanı olarak geliştirmesini bekleyen Erdoğan’ın umutları önemli ölçüde azalmış durumda. Washington ve Avrupa Birliği’nin hala birçok konuda Ankara ile derin anlaşmazları bulunuyor ve öngörülebilir bir gelecekte bu anlaşmazlıkların taraflara fayda sağlayacak şekilde çözülmesi mümkün görünmüyor.

Türkiye’nin Batı değerlerinden gittikçe uzaklaşması artık geri dönülmez bir noktaya gelmiş olabilir. Erdoğan, Türkiye’yi Batı yörüngesinden çıkardı ve bu birlikteliği neredeyse bitirme noktasına getirdi. Bu ayrı düşmenin nedenleri, aşağıda ifade edeceğim son yıllarda yaşanan sıkıntılı gelişmelere bağlanabilir.

ABD/AB ve Türkiye arasındaki en göz korkutucu anlaşmazlık, Erdoğan’ın, ağır insan hakları ihlalleri, büyük basın kuruluşlarının kapatılması ve barışçıl gösterilerin zorla bastırılması gibi eylemlerle demokrasinin tüm ilkelerini sistematik bir şekilde yok etmesi üzerine yaşanıyor. Erdoğan, bilhassa 15 Temmuz askeri darbe girişimini suiistimal ederek on binlerce eğitimciyi, hâkimi, askeri personeli, avukatı ve ‘hükümeti yıkmaya kalkmak’la ihtam ettiği ilgili ilgisiz herkesi hapsetti. Ne yazık ki, Erdoğan’ın insan hakları aleyhindeki şiddetli saldırıları karşısında Batı, Türkiye’nin halen müttefik ülke konumunda olması ve IŞİD’le olan savaşta aktif rol almasındaki kaygılarından dolayı gereken tepkiyi vermedi.

IŞİD’e karşı savaşta ABD, en başından beri Suriyeli Kürtlere ve onun silahlı milislerine (PYD) para ve askeri teçhizat yardımı yaptı. PYD’li milisler, IŞİD’e karşı verdikleri mücadelede çok iyi savaşçılar olduklarını ispatlasa da Erdoğan, onları Türkiye Kürtleri ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile işbirliği içinde olduklarından dolayı ‘terör örgütü’ olarak görüyor. Erdoğan, ABD’yi PYD’ye yardıma devam etmesi ve Ankara’nın Suriye’deki daimi mevcudiyetini kurmasını sağlayacak ‘Rakka’yı geri alma savaşı’nda Türk ordusunun aktif olarak görev almasını engellemesi durumunda, Türkiye’de bulunan İncirlik Hava Üssü’ne erişimini engellemekle tehdit etti. Amerika’nın canını sıkan konu ise, Erdoğan’ın IŞİD’i mağlup etmeye odaklanmak yerine müttefiki PYD ile savaşıyor olması ve ‘koalisyon’un IŞİD’den kurtulma çabalarını baltalıyor.

Son altı yıl içerisinde İslamcı AK Parti’nin de desteğiyle Erdoğan, hem alenen dini bir retoriğe geçiş yaptı, hem de Türkiye’yi İslamlaştırmak için sembolik adımlar attı. Bu süre zarfında 80’i çeşitli üniversitelerin bünyesinde olmak üzere binlerce yeni cami açmak için girişimde bulunuldu, İslami dersler eğitim müfredatına girdi ve kadınların kamu kurumlarında başörtüsü takması yasal hale geldi. Buna ek olarak, kişinin İslami kimliğini, memuriyete alımda karar verici özellik haline getirdi. Erdoğan, Sünni Müslüman dünyanın lideri olma tutkusunu hiçbir zaman saklamadı. Batı’daki çoğu kişi Erdoğan’ın Şii İran’a benzer tarzda Sünni devlet kurmaya kararlı olduğuna inanıyor, bu da Batılıların din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması prensibi ile çelişiyor.

Erdoğan ve ABD arasındaki bir başka anlaşmazlık da Erdoğan’ın başarısız askeri darbenin arkasında olmakla suçladığı Fethullah Gülen’in sınır dışı edilmesi talebinden kaynaklanıyor. Türk hükümeti, ‘Gülen’in sınır dışı edilmesini haklı gösterecek inkar edilemez kanıtlar sunduğu’ konusunda ısrarlı olsa da bir önceki yönetim gibi Trump yönetimi de Gülen’i sınır dışı etmek için yeterli delil olmadığı kanaatinde. Her hâlükârda ABD Dışişleri Bakanlığı Gülen davasının siyasal bir konu olmadığını, net bir şekilde adli sistemin sınırları içerisine girdiğini söylüyor. Buna rağmen, Gülen’in kaderi üzerindeki anlaşmazlık, ABD-Türkiye ilişkilerini kötü etkilemeye devam ediyor.

Erdoğan’ın Batılı müttefiklerine karşı zorbaca davranma eğilimi son zamanlarda zirveye çıktı. Avrupa Birliği aleyhine eleştirilerini son aylarca iyice artıran Erdoğan, Avrupa ülkelerini, eğer Türk vatandaşlarının vizesiz seyahatine izin verilmezse, yasadışı mültecilerin Türkiye’ye iade edilmesiyle ilgili anlaşmayı iptal etmekle tehdit etti. Erdoğan’ın bu zorbalıkları, Batılı müttefiklerinde kendisinin itimat edilebilecek bir ortak olarak güvenilirliği ve ikili ilişkilerin – özellikle ulusal güvenlik konusunda – geleceğiyle ilgili ciddi şüpheler uyandırıyor.

Geçen haftalarda, Avrupa’nın – özellikle Hollanda ve Almanya’nın – bazı Türk bakanların, Erdoğan’a neredeyse mutlak otorite verecek olan referandumla ilgili Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarına yönelik miting düzenleme talebine soğuk bakması taraflar arasındaki tansiyonu daha da yükseltti. Erdoğan, Hollanda ve Almanya’yı ‘Nazilere’ ve ‘Faşistlere’ benzetti. Bu suçlama, özellikle Nazi dönemine karşı hassas olan Almanlar’da ciddi infiale neden oldu. İronik olan ise Erdoğan’ın Osmanlı Devleti’nin bir milyonun üzerinde Ermeni’nin ölümüne neden olan soykırımdaki rolünü reddetmesi ve bu korkunç dönemde Osmanlılar’ın rolü ne zaman anılsa çok sert tepki vermesi.

Türkiye, bir NATO üyesi olmasına rağmen, Rusya ile sürekli flört halinde ve bu durum Erdoğan’ın, yetmiş senelik bu ittifaka bağlılığı ve sadakati konusunda ciddi şüpheler uyandırıyor. Rus savunma sistemi S-400 füzelerini satın almayı düşünen Erdoğan, yakın zamanda Rusya’nın Batı’ya alternatif bir müttefik olabileceğini ifade etti. Rusya ile ilişkili bu sözlerini hayata geçirecek adımlar atmayacak olsa dahi, Erdoğan’ın Batı’nın önemli düşmanı Rusya ile bazı koşullarda ittifak etmeyi rahatça düşünüp ifade etmesi Avrupa ve Amerika’ya tehlike sinyalleri yolluyor.

Daha da yakınlarda, Halkbank’ın uluslararası bankacılık müdür yardımcısı Mehmet Atilla’nın FBI tarafından ABD’de yargılanmayı bekleyen altın taciri Reza Zarrab’a, yardımcı olmak ve ABD’nin önderlik ettiği İran’a karşı ticari yaptırımları ihlal ettiği gerekçesiyle tutuklanması, Amerika ve Türkiye arasındaki ilişkileri daha da gerdi. Zarrab’ın Türkiye ve İran arasında, İran’ın petrol ve doğalgazına karşılık Türkiye’nin takibi zor altınla ödeme yaptığı ticareti sağladığı görünüyor. Halkbank, bu işlemlerde ciddi bir rol oynadı ve Erdoğan hükümeti, Amerikan yaptırımlarına zıt olmasına rağmen bu işlemleri destekledi.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye ile Batı arasındaki gittikçe kötüleşen ilişkileri göz önünde bulundurursak, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olma ihtimalinin artık kaybolduğunu söyleyebiliriz. Üstelik, gittikçe artan ‘İslami radikalizm’, Avrupa’nın sosyopolitik değerlerinden tamamen ayrı düşen ve bir diktatör tarafından yönetilen İslamcı bir ülkeyi Avrupa’ya kabul etme isteği bırakmadı. Bu arada, Türkiye’nin gerçek bir ‘İslami demokrasi’ olma potansiyeli de tamamen ve belki de geri dönülmez bir şekilde kayboldu.

Ek olarak, 75 milyonluk nüfusu göz önünde bulundurulduğunda 80 milyonluk Almanya’dan sonra en kalabalık ikinci ülke olacak olan Türkiye, Avrupa Birliği üyesi olması durumunda birliğin tüm ekonomi, politika ve güvenlik politikalarını etkileme pozisyonuna sahip olacak. Çoğu Avrupa Birliği üyesi için, Birleşik Krallık’ın birlikten çıkışının hemen ardından başlangıç noktası, İslamcı bir devleti kabul etme olamaz.

Daha endişe verici olan ise, Türkiye’nin NATO üyeliğinin sadece Erdoğan’ın kural tanımaz tavırlarından dolayı değil, aynı zamanda onun yönetimindeki Türkiye’nin NATO anlaşmasına aykırı hareket etmesi sebebiyle de tartışılıyor olması. NATO anlaşması, üyelerin, barındırdıkları insanların özgürlüklerini, kültürel mirasını ve medeniyetini korumaya azmetmiş, demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü temelleri üzerine kurulmuş olmasını şart koşuyor, ki bunların hepsi Erdoğan tarafından ciddi bir şekilde ihlal ediliyor.

ABD ve AB, Türkiye ile aralarındaki derin ve git gide daha da büyüyen çatlakları önemsiz göstermeyi artık bırakmalı. Erdoğan iktidarda olduğu sürece taraflar arasındaki ayrılıklar artacak ve ne yazık ki her iki tarafta da yaklaşan bu mutlak ayrılığın çanlarını çalacak güçlü sesler yok.

Artık söz, 16 Nisan Anayasa Referandumu’nda Erdoğan’ın istediği ve muhtemelen siyasal sahneden ayrılışını hızlandıracak diktatörlük güçlerini HAYIR diyerek reddedecek, İslami değerlerle bezenmiş demokratik ve seküler bir Türkiye isteyen Türk halkında.

Bu, Türkiye’yi İslami despotizmden kurtaracak ve genel destekle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün öngördüğü Batı yörüngesine adım adım geri getirecek.

SHARE ARTICLE